Söyleşi | Richard Moore’la “Elveda Porsuk” üzerine

Söyleşi | Richard Moore’la “Elveda Porsuk” üzerine

Zebraska Yayınevi, İskoç araştırmacı-gazeteci ve eski bir bisiklet yarışçısı olan Richard Moore’un “Slaying the Badger” isimli kitabını “Elveda Porsuk” başlığıyla Türkçeye kazandırdı. Yayınevimizden çıkan diğer eserlerde olduğu gibi geleneği bozmayarak yazar ile Türkiye’deki okurlar için bir söyleşi gerçekleştirdik.

BikeRadar.com, Elveda Porsuk adlı eseriniz için şöyle diyor: “Çok bilindik bir hikâye çok sürükleyici bir şekilde ortaya konulmuş!” Aslında diğer makale ve kitaplarınızda da yazar olarak bu konuda sizi oldukça başarılı buluyoruz. Size göre eserlerinizin başarısının ardında ne var?

Kaleme aldığım eserler birer roman olmasa da yine de yazarın ağzından anlatılan eserler olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yazarın anlatması gereken bir hikâye olmak zorunda. Kaleme aldığım bu hikâyeler gerçek insanlara ve onların yaşadıkları olaylara ait. Yalnız bu hikâyeleri olduğu gibi anlatmak okur için ilgi çekici olmayacaktır. Burada hikâyeyi okura nasıl sunduğunuz önemlidir. Böyle hikâyelerde okuru kitabın içinde tutmak ve okumaya devam etmesini sağlamak yazarın hikâyeyi nasıl ele aldığı ile ilgilidir.

“Elveda Porsuk” üzerinden devam edersek bu eserin hikayesi 1986 Fransa Turu hakkında. Ancak bu sadece Greg LeMond’un o yıl başına gelenler, yarışta geriye düşmesi ve tekrar yarışa asılarak kazanmasından ibaret bir hikâye değil. O Fransa Turu’nu özel yapan geri planda yaşanmış tüm olayları ele almak gerekir. Yazar olarak LeMond ve Hinault’nun geri planda karşı karşıya kaldıkları olayları ele alırken çok dikkatli davranmam gerekti. Çünkü 1986 Fransa Turu’nun hikayesi sadece o yarışta yaşananlara değil öncesinde yaşanmış olayların sonuçlarına da bağlıdır. O yüzden anlatacağım hikâyenin sürükleyici olmasını sağlamak için o hikâyeyi anlatmaya ve okumaya değer kılan tüm yönleri ele almalıydım.

Bir eseri okur için sürükleyici kılmak işte hikâyenin tüm parçalarını doğru bir şekilde bir araya getirmek ve okurunu sayfalar arasında yormadan eserin sonuna ulaştırmaktan geçiyor. Bunu yaparken anlattığınız hikâyeyi ortaya bütünüyle koymanız ve okurun aklında hiçbir soru işareti bırakmamanız gerekir. Bence bu eserlerin başarısının ardında bu anlayış var.

Elveda Porsuk adlı eserinizi okurken kendimizi bazen Hinault’ya bazen LeMond’a yakın buluyoruz. Bu iki karakterin arasında siz tarafsız bir anlatıma sadık kalmayı nasıl başardınız?

Bunu nasıl açıklayacağımı bilemiyorum ancak sanıyorum bu benim yapımdan ileri geliyor. Yani söylemek istediğim kendimi okurun yerine koyuyorum ve hikâyeyi olduğu gibi tüm açıklığı ile sunmak istiyorum. Buna hikâyenin kendi kendini okutmasını sağlamak için özen gösteriyorum. Bir yazar olarak karakterleri kendi görüşlerimden uzak tutarak onları olduğu gibi okura aktarmayı tercih ederim. Bu hikâyenin kahramanları Hinault ve LeMond hakkında, okurun kendini benim yorumumdan uzak tutarak fikir oluşturmasını sağlamak istedim. Bence eserin başarısı da burada yatıyor; okur yazarın anlatmak istediğini değil hikâyenin kendisi ile ilgileniyor. Dolayısıyla kendini yazarın söylemeye çalıştıkları içinde değil, yaşanan olayın bizatihi içinde buluyor.

Yalnız arka planda şunu itiraf etmeliyim. Eser üzerinde çalışırken karakterlerden birine kendimi yakın bulmak konusunda açık fikirliydim. Ve LeMond’un tarafında olacağımı hissediyordum çünkü bu yıpratıcı yarışın içinde Hinault gerçekten hunharca davranmıştı. Ancak bu kitap üzerinde çalışırken kitabın kahramanlarını içinde bulundukları durum ve motivasyona göre değerlendirmek gerektiğini fark ettim. Böylece kendi içimde kendi hislerimi katarak taraf tutmaktan sıyrıldım. Sonuçta geldiğim noktada Hinault’yu anlayabiliyorum. Öte yandan LeMond’u da anlayabiliyorum. Böylece ikisini de haklı ve ikisini de haksız olarak niteleyebiliriz.

Aslında bu hayatın ta kendisi değil mi?
Evet. Keşke hayatı da böylesine irdeleyebilsek. Günümüzde yaşadığımız problem insanların kendi gibi düşünmeyenleri daha az dinlemesi ya da hiç dinlememesi değil mi? Medya ve politika insanların tek yönlü düşünmesini istiyor. Farklı düşüncelerin ortaya konmasını istemiyor. Kendi düşüncemize karşıt görüşleri daha fazla dinlesek tarafların birbirini anlaması mümkün olacaktır.

Sizce 1986 Fransa Turu’ndaki en önemli an hangisiydi?
Hinault ve LeMond’un bir etap sonrası katıldıkları söyleşi. Bence 1986 Fransa Turu’nun en güzel anı ikilinin Alpe d’Huez’in tepesinde yan yana gelerek ellerini havada birleştirdikleri andı. Çizgiyi kol kola geçmişlerdi. Harika bir andı. Ancak en 1986 Fransa Turu’nun en önemli anı bundan sadece yarım saat sonra Hinault ve LeMond beraber çıktıkları bir televizyon programında yaşandı. Hinault elindeki bira ile adeta bir boksöre benziyordu. Hinault’nun yanında oturan LeMond korkuya kapılmış görünüyordu. Hinault’nun sözleri karşısında ne diyeceğini bilemez durumda hayretler içindeydi. Bu müthiş bir tiyatroydu. Harikaydı. Birbirini takip eden bu iki an 1986 Fransa Turu’nda yaşanan her etabın özeti gibiydi..

Hâlâ 1986 Fransa Turu’nun yaşanmış en güzel Fransa Turu olduğunu düşünüyor musunuz? Çünkü kitabın ilk yayınlandığı tarihten sonra bu yedinci Fransa Turu olacak.

Evet. Benim için hâlâ yaşanmış en güzel Fransa Turu, 1986’dır. Bu konuda tarafsız konuşmak mümkün değil. Bazılar için en güzel Fransa Turu, 1989’dur. Ancak bildiğiniz gibi hangisinin en iyi olduğunu söylemek gerçekten çok zor. Mesela Eddy Merckx’in daha önce hiç görülmemiş bir şekilde kazandığı zaferle sonuçlanan 1969 Fransa Turu yaşanmış en güzel Fransa Turu olamaz mı? Evet Eddy Merckx’in nasıl kazandığına hayranlık duyabilirsiniz. Ancak bu onu en iyi Fransa Turu yapmak için yeterli midir? Bana göre 1986’da o zamana kadar hiç görülmemiş bir mücadele yaşanırken daha dengeli bir rekabet yaşanmıştır. Dediğim gibi bu konuda tarafsız olmak çok zor. 1986’yı neden en güzel Fransa Turu olarak nitelediğime kitabın sonunda da geniş yer verdim. Dediğim gibi bu konuda tarafız olmak çok zor. Şunu söyleyebilirim eğer tartışma hangisinin en güzel Fransa Turu olduğuysa benim favorim 1986 yılıdır.

1986 yılından sonra yaşananların çoğu 1986 Fransa Turu’nda yaşananların tekerrürü gibi göründüğünü söylüyorsunuz. 1986 Fransa Turu’nu özel kılan şeylerden biri bisikletin “eski” ve “yeni” dünyasının ilk kez karşı karşıya gelmesi olarak niteliyorsunuz. Size göre kitabın ilk yayınlandığı tarih olan 2012 yılında bu yana koşulan yedi Fransa Turu ile kıyaslarsak 1986 Fransa Turu’nu kişisel değerlendirmenizle nerede konumlandırıyorsunuz?

Anadili İngilizce olan yarışçıların Fransa Turu’nda görülmeye başlanması LeMond’un sayesinde olmuştur demek mümkün. Daha sonra bu dalga genişleyerek Fransa Turu’nun daha da uluslararası bir kimliğe bürünmesine neden oldu. Mesela bugün dünyanın en güçlü yarışçılarından biri Slovakyalı. Bildiğim kadarıyla henüz Fransa Turu koşmuş Türk bir yarışçı olmadı ama umuyorum Türkiye Turu ile Fransa Turu koşacak seviyede Türk yarışçıları da Fransa Turu’nda görebiliriz. Soruya geri dönersek 2012’den sonra koşulan Tour’ları da değerlendirsek bence hiçbiri 1986 Fransa Turu ile kıyaslanamaz.

Peki bisiklet sporunun son yıllarını göz önüne alırsak hangi gelişmeler sizi üzerine bir eser yazmaya hevesledirir?

Zor bir soru. Sanıyorum Giro d’Italia olabilir. İtalya Turu son yıllarda favori yarışım haline geldi. Nedenini soracak olursanız diğer yarışlara göre sonucu daha belirsiz bir yarış gibi duruyor. Hatta hava durumu bile belirsiz bir takvimde yer alıyor. Fransa Turu’na göre kimin kazanacağını tahmin etmenin daha zor olduğu bir yarış olmasından ötürü İtalya Turu hakkında bir eser kaleme almak isterim. İtalya Turu’na güçlü takımlar, güçlü kadrolar ile katılıyor. Etapların koşulduğu coğrafyada manzaralar harika görsel şölen oluşturuyor. Etaplar çok zorlu hava şartlarına rağmen koşulmaya devam ediliyor. Beklenmedik şeylere açık bir yarış konumunu koruyor.

Günümüzde yarışlar çok fazla kontrol altında. Yarışçılara çok fazla bilgi akışı içindeler. Bu sürprizlerin yaşanmasına engel oluyor. 1986 yılını hatırlarsanız daha Paris’teki ilk etapta tek başına Hinault kaçışa başladığında LeMond’un bundan haberi olmamıştı. Günümüzde böyle bir kaçışın olması mümkün değil. Çünkü telsizden hemen bilgi verilir. O zamanlar bu imkanlar tanınmıyordu ve bu yarışları birçok sürprize açık hale getiriyordu. Bunun sonucu olarak günümüzde yarışların eskisi kadar daha zengin hikayeler barındırmadığını söylemeliyim. Çok daha az sürpriz var ve hemen hemen her şey tahmin edilebilir durumda. Günümüz hakkında yarışlardan bahsedecek olursak en zevkli yarışların tek günlük Klasikler olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bisiklet üzerine bir kitap yazacak daha olsam bu yeni bir Fransa Turu hikâyesi olmayacaktır. Ancak 100 metre sprint yarışları olabilir. 100 metre yarışları bana oldukça ilginç geliyor. Ya da tek günlük yarışlar. Ancak hangisi seçerdim henüz buna karar veremiyorum.

UCI, takım içi yarışçı sayılarında azaltmaya gitti. Sizce bu yarışları daha rekabetçi hale getirecek mi? Ya da bu konuda ne yapılmasını önerirsiniz?

Takımları küçültmek az da olsa rekabeti arttırır ancak büyük bir değişme yaşanmaz ancak küçük bir miktar etki edebilir. Bence yarışları daha keyifli hale getirecek olan şey yarışçılara yarış içinde dışarıdan bilgi akışının kesilmesi ile sağlanabilir. Ancak bunu yapmanın nasıl mümkün olduğunu bilmiyorum. Günümüzde takımlar ne kadar güç üretebileceğini, pedala ne kadar güç uygularsa kaç dakikada aradaki farkı kapatabileceğini ya da araya fark açabileceğini biliyor. Kaçışları takip etmek tamamen rakamlarla karar verilen süreçlere dönüştü. Eskiden ataklar çekildiğinde kaçışa girenleri yakalamak için takip grupları oluşturulur gruplar birleştiğinde tekrar kimin atağa kalkacağı, ona kimin karşılık vereceği tamamen muamma olurdu. Sonra karşılıklı ataklar çekilir ve bu seyircilere seyir zevki sunardı. Artık Fransa Turu zamana karşı yapılan bir şova benziyor. Yarış artık daha çok zamana karşı yarışçıları arasında geçiyor. Chris Froome ve Tom Domoulin gibi isimler. Böylece Fransa Turu hesap kitap işine dönmüş durumda. Buna karşılık Fransa Turu tarihine baktığınızda zafer kazanmış birçok yarışçının iyi birer zamana karşı yarışçısı olduğu görülür. Evet iyi birer tırmanışçılardır da ancak aslında çoğu iyi tırmanan zamana karşı yarışçılarıdır. Dolayısıyla eski ve günümüz arasında izleyiciler açısından heyecanı öldüren şeyin günümüzde yarışçıların yarış içinde çok fazla bilgiye sahip olması bence. Böylece dramatik ve heyecan verici atakları çok nadir izler duruma geldik. Bir yarışçı hangi ortalama hız ile yarışı kaçıncı bitireceği konusunda yarış sırasında bilgi sahibi olursa neden atak çeksin ki?

Bisiklet sporunda artık Hinault veya LeMond gibi kahramanlar çıkmadığını iddia ediyorsunuz. Peki Peter Sagan, Chris Froome veya Tom Domoulin gibi isimleri bu iddianızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Son on yıla bakarsak büyük yıldızların sprinterlerden çıktığını görüyoruz. Mesela Mark Cavendish, Marcel Kittel, Peter Sagan gibi. Çünkü onların yaptığı finişlerde daha agresif, daha çok bilinmezlik ve daha çok doğaçlama söz konusu. Ancak bu yarışın sonuna denk gelen kısa mesafede yaşanan ve sonucu çabuk belli olan finişler. Bu bağlamda benim vurgulamak istediğim Hinault gibi bir karakterin emekli olduktan sonra dahi isminin büyümeye devam etmesidir. Yani bir yarışçının aktif olduğu yıllarda değil, aktif yarış koşmadığı zaman içinde de isminin bisikletle anılmasıdır. Bernard Hinault yarışırken bir sporcuydu ve yarışmayı bıraktığında Bernard Hinault efsanesine dönüştü. Chris Froome yarışmayı bıraktığında onun da bir efsaneye dönüşüp dönüşmeyeceğini göreceğiz ki dönüşmesi mümkün ancak bu Hinault’dan beridir henüz olmayan bir şey. Bu Hinault’nun aurası ile ilgili bir şey. Demek istediğim Hinault’dan beri konuştuğumuz yarışçılar var ve emekliye ayrıldıklarında artık sadece emekli yarışçı olarak anılıyorlar.

1986 Fransa Turu için bisikletin “eski” ve “yeni” dünyasının ilk kez karşı karşıya gelmesi şeklinde bir tespitiniz var. Peki günümüzde bisiklet tarihinin yeni çağını temsil eden bir yarışçı görebiliyor musunuz?

Yarış dünyasında sporcuların yaşının giderek daha da gençleştiğini görüyoruz. Bisiklette bu çağı başlatan isim kuşkusuz Peter Sagan oldu. Onun günümüzde bisikletin en büyük figürü olduğunu kimse inkâr edemez. Bugün ise o çok genç isimleri temsil eden yarışçılar denilince aklıma ilk etapta Belçikalı Remco Evenepoel ve Slovenyalı Tadej Pogacar gibi isimler aklıma geliyor. Tadej Pogacar henüz yirmi yaşında olmasına rağmen World Tour kategorisinde yarış koştu. Büyük bir yetenek olduğu bugünden tescil edilmiş durumda. Yine Team Ineos’tan 21 yaşındaki Pavel Sivakov da çok güçlü bir isim olarak gelecek vadediyor. Aslına bakarsanız yarışçıların yaşının giderek daha gençleşmesi bisiklet sporunda gelecek çağın yaşlılar ve gençler arasında geçeceğini gösteriyor. Bir anlamda bu yine 1986 Fransa Turu’nda Hinault ve Greg LeMond arasında yaşananları hatırlatıyor. Bu iki isim dünyanın en büyük yarışlarını 20’li yaşlarının başında kazanmayı başarmışlardı ve o zamandan sonra o kadar genç yaşlarda bunu başaran sporcular çıkmadı. Bunun neden olmadığı ile ilgili bir teori doping olarak beliriyor. Tyler Hamilton bu konuda bir açıklama yapmıştı; yarışçıların profesyonel olduktan sonra profesyonelliğin arka planında neler yaşandığını açıklamaya çalıştı. Bu açıklamasında neden artık gençlerin yirmili yaşlarının başında Fransa Turu galibiyeti edinemediğini yaşça büyüklerin uzun süreli uyguladığı doping programlarına bağlamıştı. Genç yarışçıların tekrardan başarılı olması için Peter Sagan’ın ortaya çıkması gerekmişti. Bu anlamda Peter Sagan, bisiklet sporunun iyi yönde ilerlediğini gösteriyor. Peter Sagan’ın açtığı bisiklet sporunun yeni çağında bence öne çıkan bu üç isme odaklanacağız: Evenepoel, Pogacar ve Sivakov.

Yani 1986’da çarpışan iki dinamik, sporun gelenekçileri ile yenilikçileriydi. O çağın kapandığını ve yeni çağın gençlerle yaşlılar arasındaki mücadeleye gebe olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet doğru. Bir önceki soruda 21 yaşındaki Kolombiyalı Egan Bernal’dan bahsetmeyi atladım. Fransa Turu’nu kazanması muhtemel isimlerden biri görünüyor. Bu gençler içinde en heyecan verici yarışçılardan biri o. Tabi yine 1986 ile kıyaslamaya gideceksek yine 1986’nın bir tekerrüründen bahsedebiliriz. Çünkü Greg LeMond, Andy Hampsten, Phil Anderson, Robert Millar, Sean Kelly ve Stephen Roche gibi isimlerin 80’ler farklı ülkelerden genç nesili temsil ettiklerini unutmayalım. Bugün pelotonda benim için heyecan verici olan şey, 1986’da yeni ülkeleri temsil eden yarışçıların açtığı kapıdan bugün içeri giren birçok doğu Avrupalı, Avustralyalı ve Kolombiyalı yarışçıların da geçmesi oldu. Bisiklet sporu Greg LeMond yarışmaya başlamadan önce oldukça dar bir coğrafya ile sınırlı bir spordu. Bisiklet sporu 1986’dan önce başta Fransa, Belçika, Hollanda, İspanya ve İtalya ile sınırlıydı. Bir iki İngiliz yarışçı olsa da bisiklet sporu sadece beş altı ülkeden ibaretti. Bugün bisiklet sporu dünya çapında uluslararası bir spor haline geldiyse bunun 1986 ile başladığını unutmamak gerekiyor. Ancak Türk sporcular için hâlâ beklemede olduğumuzu belirtmek isterim.

2018’de Chris Froome ve Geraint Thomas mücadelesini izledik. Bundan Hinault ve LeMond hikayesi çıkar mı?

Bana göre çıkmaz. En azından benden çıkmaz. Çünkü ben 1986 Fransa Turu’nu izlerken henüz 13 yaşındaydım ve yarışın benim üzerimdeki büyüsü 13 yaşında bir çocuğun üzerinde bırakacağı etkiyle yaşanıyordu. Greg ve Hinault’nun hikayesini ayrı yapan unsurlardan birinin de birbirlerinden tamamen zıt karakterler olmalarıydı. Antrenman tarzları bile birbirinden farklıydı. Bu farkları kullandıkları ekipmanlara kadar değişiyordu. Belki aynı takımdan iki yarışçının podyumda birinci olma mücadelesi vermesi bakımından geçen yılki mücadele de 13 yaşındaki bir çocuğu etkileyebilir ama bunu Hinault ve LeMond’la kıyaslamak yine de yanlış olur kanaatindeyim. Çünkü Froome ve Thomas arasında geçen yılki mücadelenin bir arka planı yok. İkisi de söyledikleri her şeye çok dikkat ettiler ve karşı karşıya gelmemeye itina ettiler. 1986 yılında sosyal medya, twitter ve yüzlerce gazeteci de yoktu. O yıllarda Hinault ve LeMond söylemek istediklerini gelecek tepkilerden çekinmeden beyan etmekten geri durmuyorlardı. Bir sonraki gün verdikleri demeçler gazetelerde yer alsa da ikisinin de bu beyanatlardan pek etkilendiği görülmüyordu. Onların üzerlerinde günümüz yarışçılarının muhatap olduğu sosyal medya baskısı yoktu.

Eskiden yarışmış bir bisiklet sporcusu ve bugün bisiklet sporu yazarlığı yapan bir isim olarak neler hissediyorsunuz?

Hiçbir zaman için üst düzey bir bisiklet sporcusu olmadım. Ancak bisiklet yarışlarına katılmış bir sporcu olarak gazetecilik dönemimde peloton içindeki politikaları ve yarışçıların neler hissettiklerini anlama adına yarış tecrübelerimden yararlanıyorum. Bu benim için bir avantaj. Ancak hayatında hiç bisiklet sürmemiş çok iyi spor gazetecileri de tanıdım. Kendi adıma yarışçıları izlerken yarışmış bir sporcu olarak hangi şartlarda ne kadar acı çektiklerini anlayabiliyorum. Mesela yağmurlu, fırtınalı tırmanış etaplarında. Ya da çok sıcak havalarda. Yarışçıları izlerken neye muhatap olduklarını ne kadar zorluk yaşadıklarını anlayabiliyorum. Bir yandan bisiklet sporunu çok seviyorsunuzdur. İkisini kıyasladığımda sanıyorum ben gazeteci olmayı daha çok seviyorum.

Kendi yazdığınız kitaplar içinde sizin için daha farklı bir yere sahip olan bir eseriniz var mı?

Daha sonra belgeseli yayınlanan “Elveda Porsuk” benim için çok iyi bir deneyimdi. “Elveda Porsuk” için daha sonra bir film yapılmasını hayal ediyorum ve Hinault ile LeMond da bu filmde yer alırsa çok güzel olur. “In Search of Robert Millar” eserini yazarken de o deneyimden büyük keyif almıştım. Yine “Bolt Supremacy” benim için farklı bir deneyim oldu. Jamaika’da farklı bir kültürün içinde yaptığım keşiflerden büyük keyif aldım. Bu üç kitap benim için oldukça özel yerlere sahiptir.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir eser var mı?

Şu an iki yaşında bir kızım var ve son üç yıldır sadece onunla ilgileniyorum. Ancak güzel bir hikâye yakaladığımda çalışmalara başlamak için sabırsızlanıyorum.

Richard Moore’a sorduğumuz sorulara içtenlikle cevap verdiği için teşekkür ediyoruz. Diğer eserlerini Türkçeye kazandırdıktan sonra kendisini Türkiye’ye davet etmek istediğimizi belirttik. Bundan çok mutlu olacağından bahsetti. Kendisine görüşmek üzere diyerek söyleşimizi noktalandırdık.

Keyifli okumalar dileriz.

Söyleşi | Tim Krabbé

23/06/2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir